31 Ocak 2013 Perşembe

Birlik ve Beraberlik




Cenâb-ı Hak (c.c) Al-i İmran suresinde şöyle buyurur:
“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allâh’ın size olan nîmetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nîmeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 103)



Yine başka bir ayeti kerimede Allahu Teala;
“Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Enfâl, 46)
Sohbete Peygamber (a.s.v)’ın hadisi ile devam edelim inşallah;

“Cemaat rahmet, ayrılık azaptır.” (Ahmed, IV, 278, 375; Heysemî, V, 217)
Buyuruyor Efendimiz (s.a.v).
Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
“İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
Gavsımız da (k.s) sohbetlerinde “Bu dönemde en büyük Salih amel birlik ve beraberliktir” buyurmaktadır.
İnsanoğlunun tabiatında olumlu-olumsuz birçok özellik vardır. Bu özellikler sadece kişilerde değil, milletler, kavimler, kabileler ve cemaatler de çeşitlilik arz eder. Hatta öz kardeşler arasında bile zıt özellikler görülebilmektedir.
İnsanların bu farklılıkları tabii olarak sevgi ve nefrette, duygu ve düşüncede, anlayış ve fikirlerde de farklılık demektir. O kadar ki, aynı fikir akımına, aynı meşreb ve cemaate mensup olanlar arasında bile farklı tavır ve düşünceler, yaklaşımlar görülebilir.
Zekâ, feraset, akıl, basiret, tecrübe, bilgi ve kültür farklılıkları göz önünde bulundurulduğunda bir kısım yaklaşım farklılıkları ve ihtilafların olması tabiidir, hatta gerektiği gibi değerlendirildiğinde zenginlik ve dinamizmdir. Görüş farklılığı tefrika ve fitneye dönüşmediği, hak ve hakikatin zuhuruna mani olmadığı müddetçe kesinlikle bir tehlike, bir sorun yoktur. Ama durum bunun aksine olursa, işte asıl tehlike ve sorun o zaman başlamış olur.
Görüş farklılığı fitneye, oradan da tefrikaya dönüştüğünde birlik ve beraberliği yok etmekte, düşmanlık ve kin ateşini tutuşturmakta, bir tefrika bir diğerini, bir fitne de başka bir fitneyi doğurmaktadır. Türlü sapmalar, doğru yoldan ayrılmalar işte böyle olmuştur.
Bundan dolayıdır ki müberra dinimiz İslâm, ayrılıkçılık ve fitneyi şiddetle yasaklamış ve inananları “…fitne çıkarmak ise öldürmekten daha büyüktür.” (Bakara, 217) ayet-i celilesiyle uyarmıştır.
Benim fikir ve görüşüm doğrudur veya daha güzeldir demeye hakkınız var, fakat sadece benim görüşüm doğrudur demeye hakkınız yoktur.
Her söylediğiniz doğru olsun. Fakat başkaları hakkında bildiğiniz her doğruyu söylemeniz doğru değildir. Başkalarının kusurlarını görmemek ve müsamahakâr olmak gerekir.
Gavsımız (k.s); “Sofilere söyleyin, sofileri hataları ile beraber sevsinler. Onları kusurları ile birlikte kabul etsinler” buyurmaktadır.
Mubarek seyyidim diyor ki;
“Düşmanlık etmek isterseniz, kalbinizdeki düşmanlığa düşmanlık edin. Onu kalbinizden kaldırmaya, çıkarmaya çalışın.”
Gavsımız (k.s) bir sohbetinde şöyle buyuruyor.
“İnsan şu beş şeyi yaparsa imanını kurtarır.

1-      Vird
2-      Hatme
3-      Rabıta
4-      Kötü çevreyi ve arkadaşı bırakmak
5-      Sofileri eleştirmeden onlarla iyi ilişkide bulunmak.”

Peygamber (a.s.v) Efendimiz;

(Cemaatten bir karış ayrılan, İslam halkasını boynundan çıkarmış olur.) [Ebu Davud] buyuruyor.

Gavsımızın (k.s) bir çok sohbeti vardır. Ancak bazı sohbetleri vardır ki herhangi bir konuda olan sohbetinin içerisinde özellikle bu sohbetlerinden mutlaka bahseder.

Bunları şu şekilde görmek lazımdır. Gavs Hz. bu sohbeti o kadar çok yapıyorsa, bizim en büyük eksikliğimiz ve ilk yapmamız gereken budur.

Bunlardan bir tanesi niyet sohbetidir. Hepimiz o kadar çok iyi biliyoruz ki Gavsımız (k.s) niyetin üzerinde çok duruyor. Her sohbetinin başında niyetten bahsediyor. Bizlere de sohbet ederken niyetten çok bahsetti. Çünkü hadisi şerifte buyrulduğu üzere “Ameller niyetlere göredir.” Her işte, hatta işi yaparken arada bile Gavsımız (k.s) niyetlerimizi tazelememizi, kontrol etmemizi söylüyor. Niyet her işin başında geliyor.

Bir diğer sözü hepimizin bildiği ve cemaatimizin sloganı haline gelmiş olan “Hizmet Nimettir.” Sözüdür. Sadatlar bizlerin kurtuluşu için bize hizmet nimetini vermişler ve bunu, hizmeti nimet bilmemizi istemişlerdir.

Hizmetin doğruluğu ve itaati için Yunus Emre Hz. (k.s) bir örnektir.
Taptuk Emre, Yunus’tan bir iş istemiştir. Odun toplamak bile olsa bir görevdir bu. Bütün görevler aynı zamanda bir sınanmadır. Samimiyetin, dürüstlüğün, liyakatın ve fedakârlığın sınanması.
Dergâh hizmetinde başlangıç noktası mürşide itaattir. Onun taleplerini eğmeden bükmeden, kendi iktidarına, üstünlüğüne, seçilmişlik duygusuna payanda etmeden dürüstçe itaat. Tasavvuf terbiyesinin esasını böyle temiz bir itaat teşkil eder. Mürşitler doktorlara benzer. Onların istek ve tavsiyeleri birer reçete gibidir. Bir hasta nasıl beden rahatsızlığına şifa bulmak için doktorunun reçetesini uygulamak zorundaysa, mürit de manevi hastalığına şifa bulmak için mürşidinin istek ve tavsiyelerini uygulamak zorundadır. İşte böyle bir itaatin olmadığı yerde, bırakın hizmetin kalitesini, güzelliğini gerçek bir hizmetten söz edilemez.
İnsanların ihtiyaçlarını gidermek, sıkıntılarını paylaşmak, yaralarına merhem olmak dinimizce teşvik edilmiş ve övülmüştür. Mesela bir hadis-i şerifte “Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını karşılayan kişi, hac ve umre yapan kişi gibi karşılık alır.” (Suyûtî) buyrulmuştur.
İnsanların dünyevî işlerine yardımcı olmak, sevinç ve tasalarına ortak olmak nasıl hizmetse, manevi konularda yardım ve destek de aynı şekilde hizmettir. Bu kapsamda dinî eğitim için çalışmak, marufu emredip münkerden sakındırmak çok önemlidir. Cenab-ı Mevlâmız (c.c), Kur’an-ı Kerim’de, dinine yardım edenlere mutlak surette yardım edeceğini beyan buyurur. Cenab-ı Hak her türlü yardımdan münezzehtir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, dinini bir inkârcının eliyle de kuvvetlendirip yüceltebilir. Fakat bu tür amelleri kulun önüne, kulluğunu ispatlamasına ve manevi olgunluğuna vesile olsun diye koymuştur.
Gavsımız da (k.s) bizim vakfımız irşad vakfıdır buyurmaktadır. Tüm hizmetler irşad içindir. Diğer vakıf birimleri bu irşad hizmetine lojistik destek sağlamak içindir.
Hizmet bahis mevzu olduğunda ilk hatırlanması gereken ilkelerden biri samimiyettir. Yani temiz niyetli olmak. Allah rızasından başka bir beklenti ile hareket etmemek. Zaten bu tür beklentilerle yapılan iş hizmet değil, olsa olsa kendine yatırımdır. Burada samimiyeti bozan karşılık beklentisinden maksat, hizmeti bir şekilde kendi çıkarına, iktidarına, tahakkümüne payanda etmektir. Ya da hak ettiğinden fazlasını talep beklemektir. Makam mevki yada hizmette şu görevlisi diye anılmak beklentisinde olmaktır.
Halife Hz. bir sohbetlerinde;
“Vakıf başkanı olan kişi, görev kendinden alınıp alt görev verilse, tuvalet temizliği görevi verilse, o tuvaleti başkan olduğu zamandaki gibi aynı şevk ve istekle temizlemezse, o kişinin niyeti bozuktur. Yaptığı hizmetler kabul değildir.” buyurmuşlardır. Makam için görev almak için yapılan hizmette hayır yoktur.
Hizmette hep önde olacağız, hizmete talep kar olacağız ama göz önünde olmak için değil, insanlar hizmette beni görsünler diye değil. Hep arka planda bulunacağız. Hizmeti biz yapacağız ama şöhret olmayacağız. Unutmayalım şöhret afettir. Ne zaman afet olmaz Sadatlar bize emrettiği işi yaparken bilinirsek afet olmaz. Adem Toplal abi sohbetinde çok güzel söyledi. Biri gelip demiş ki sen çok TV ye radyoya çıkıyorsun. Unutma şöhret afettir. Doğru diyor şöhret afettir ama bana Sadatlar diyor radyoya çık TV ye çık. Ben kendim istemiyorum ki oraya çıkayım, burada konuşayım. Onlar gönderiyorlar. O zaman afet olmaz işte. İş sadatın emri ile hizmet için yapılmış olur.
Niyet amelden önce gelir. Niyetten maksat, yapılan işte Allah rızasını gözetmek, bu hususta samimi ve içten davranmaktır. Niyet Allah rızası olmalıdır ki verilen emek karşılık bulsun. Bu temiz niyet sayesinde kişi kendini kusursuz hizmet yapmak zorunda hisseder. Yunus Emre’nin dergâha kalem gibi düzgün odun bulma çabası başka hangi sebebe dayandırılabilir.
Yeri gelmişken şunu da ifade edelim. Hizmetin uhrevi hayatta az veya çok kazandıracak olması zahiren o hizmetin büyüklük veya küçüklüğünden çok, hizmeti üstlenen kişinin ihlâs ve samimiyetine bağlıdır. Bu durumda biri üst diğeri alt kademede görev yapan iki hizmet gönüllüsünü Hak nezdinde üstün kılan işin pozisyonu değil, görevi yapanların kalplerindeki samimiyettir.
Hizmetin içerisinde bulunup da henüz yaptığı işin şuuruna varamamış, halis niyet problemi yaşayan Müslümanlar yok mu? Elbette var. Böyleleri zahiren her ne kadar bir koşuşturma içerisinde bulunsalar bile, aslında her daim kendileriyle cedelleşme halindedirler. Çünkü yaptığı şey nefsine angarya gelmektedir. Esasen nefsin hizmete layık gördüğü tek kişi kendisidir. Öyle olduğu için de sıkılır, bunalır, hatta verilen hizmeti kulak ardı edip savsaklar.
Kişi, böyle bir durumla karşılaştığında “Nerede olursanız olun Allah sizinledir.” (Hadîd) ayetini aklına getirip, Cenab-ı Hakk’ın kulunun kalbine ve işine tam manasıyla vâkıf olduğunu düşünmeli ve bilmelidir.
Hizmet, gönül ve yürek işidir. Bu kovanda ağızlarda tat bırakacak ballar üretmek için dürüstçe, harbi gönülle vızıldamak kâfidir. Gönlün olduğu yerde ise kalite vardır, sanat vardır, estetik vardır. Çünkü gönül ruhla münasebetlidir ve ruh Rabbin katındandır.
Vakıf hizmetlerinde görevler istişare ile verilir. Başkanından en alt komisyon çalışanına kadar istişare edilerek değiştirilir. Gavsımız (k.s) “ İstişare yapılmadan alınan karar doğru olsa bile razı değiliz, kabulümüz değildir, istişare ile alınan karar yanlış dahi olsa razıyız ve kabulümüzdür” buyuruyorlar. Peygamber (a.s.v) zamanı da da böyle değimliydi. Hem Bedir de hem de Uhud ta istişare ile karar verilmedi mi. Biri doğru diğeri yanlış bir karardı ama istişare edildi.
Bu sebep ile vakıfta görev beklentisi içerisinde olan kişilerin istedikleri verilmediğinde, verilen diğer görevi kabul etmemeleri ya da kendinin daha iyi olduğu konusunda ısrar etmesi, görevi alanlara yardım etmemesi doğru değildir. Hatta bu konuda sadatın vakfına dil uzatması, kötülemesi, küsmesi vakfa değil kendisine zarardır. Böyle durumdan Allah (c.c) hepimizi muhafaza etsin. Nefsimize uydurmasın. Unutmayalım çok çalışan gibi görünen boş çıkabilir. İstişare bu nedenle çok önemlidir.
İnsanın her türlüsü kapıdan gelir geçer ama iş hizmete gelince odunun bile eğrisi kapıya layık görülmez. Zira işlerin eğri büğrü olduğu kapılar insanı hizaya getirme özelliğini yitirmeye başlar.
Bu sebepledir ki hizmet ederken hizmetimizi ve görevimizi büyük bir sorumlulukla ve bunun bilincinde olarak yapalım. Bu kapıya hep en güzeli yakışır. Unutmayalım.

Hiç yorum yok: