Yapılan bütün işlerin başlangıç noktası niyettir. Niyet, bir işte güdülen maksat ve gaye demektir ve ihlâsın göstergesidir.
Mümin, niyetini doğru yapmak, onu düzeltmek hususunda gereken gayreti yapmalıdır. Herkes kendi kalbindeki saklı niyeti çok daha iyi bilir. Fakat ilk anda ihlâs ve güzel niyete ulaşmak mümkün değilse de insan, Allah’tan hayırlı niyet ve sâlih amelde muvaffakiyet istemeli ve bunu ölene kadar devam ettirmelidir. Allah için iyi niyetle başlanan bir işin ve ibadetin, salih amel olması ve sevap kazandırması için aynı güzel niyetle tamamlanması gerekmektedir.
Çünkü Hz. Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem],
“Bütün işler sonucuna göre değerlendirilir”[2] buyurmuştur.[3]
Niyeti güzel ve doğru olmayan kimsenin, sözü sadık, işi sâlih olmaz. Gerçek mümin, yüce Allah’ın hükmüne bakar, kalbine yönelir, niyetini düzgün ve sağlam yapar. Sonra amel etmeye yönelir. Onu da dinin edebine göre yapar. Böylece içi ve dışı dengeli, güzel ve düzgün insan olur.[4]
Gavs-i Bivanisi S.Abdulhakim (k.s.a.) Hz.leri şöyle buyurmuştur:
Rabbû’l-âlemîn insanın niyetine bakar, niyetinin menşe’ine, cevherine ve ihlâsına bakar. İhlası olmayan kimsenin çalışması, sarı ineğin durumuna benzer ki, süt verir, verir sonunda tekmeyi vurup kovayı devirir, hepsini döker gider. Onun için insan emeğini boşa çıkarmamalı, şeytan gibi yapmamalıdır. Nasıl ki şeytan senelerce ibadet etmişti. Fakat bir günah sebebiyle dergâh-ı İlâhîden tard edildi. Kâfir ve ebedî lanete müstehak oldu. [5]
Allah Teâlâ, bütün insanlardan tevhid ve ihlasla kulluk istemektedir. (Beyyine 98/5)[6]
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[7]
“Onlar ancak tevhid üzere dini Allah’a has kılarak kulluk etmekle emrolundular.”[8]
“Dikkat edin Allah’a ait olan sadece ihlasla yaşanan dindir.” [9] âyetleri, kullardan mârifet ve ihlas istemektedir. Hz. İbn-i Abbas, ilk âyette geçen: “kulluk etsinler” ifadesini, “beni tanısınlar” şeklinde tefsir etmiştir.[10]
Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine imandan sonra, nimetlerin en büyüğü bizleri Cenâb-ı Hakk’a ulaştıracak olan yolun gösterilmesi ve ona hidayet edilişimizdir. Çünkü Allah’a götüren en kısa ve en selametli yol; Kur’anın, peygamberlerin, sıddıkların ve sâlihlerin yolu olan sırat-ı müstakimdir. Zira istikamet; tevhid ve imanın semeresi, ibadet ve ahlâkın zirvesidir. Bunun için her gün kıldığımız namazlarda okuduğumuz Fatiha sûresinde şöyle dua ediyoruz:
“Ihdinassırâtal-müstakîm. Sırâtallezine en-amte aleyhim”[11] Bu dua ile şunu istiyoruz:
“Ey Rabbimiz, bizi, doğru yola sevk et, kendilerine nimetler verdiğin, özel ikramlarda bulunduğun sâlih kullarının yoluna ulaştır.”
Kendilerine nimet verilenlerin kimler oldukları hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Abbas ve müfessirlerden pek çoğu, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerin peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihler olduğunu söylemiş ve bu görüşlerini şu âyete dayandırmışlardır:
“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaşdırlar.”[12]
Âyet bunların dosdoğru yol üzere olduklarını göstermektedir. Fatiha süresindeki âyette de kastedilen işte budur. Nitekim Kurtubî, bu âyeti tefsir ederken şöyle demektedir:
Bu âyet-i kerime, yüce Allah’ın: “Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna…”[13] âyetini tefsir etmektedir.[14]
Kur’anın rehberliğinde yürüyen her müslüman, sırat-ı müstakim üzere olmanın; peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihleri izlemek, onlara ittiba ve iktida etmekle mümkün olacağını bilir.[15]
Kafirler, dünya ile, münafıklar ise yapmacık hal ve amelleriyle aldandılar.[16]
Kafirler, aldanma konusunda iki kısımdır: Dünya hayatının aldattığı kâfirler ve Allah hakkında pek çok şeyin kendilerini aldattıkları.
Dünya hayatının aldattıkları diyor ki:
“Peşin olan, veresiyeden hayırlıdır. Dünyanın zevk ve lezzetleri için kesinlik söz konusudur fakat, âhiretin zevk ve lezzetleri hususunda şüphe mevcuttur. Kesin olan, şüpheli şeyden dolayı terk edilmez.”
Bu, geçersiz bir kıyastır ve mel’ûn İblisin, ‘hayırlı oluş’un sebepte olduğunu zannederek “ben ondan (Âdem) daha hayırlıyım”[17] sözünde yaptığı kıyasa benzemektedir. Bu aldanmanın tedavisi, iki yoldan birisiyle olabilir: Ya tasdikle -ki bu, imandır- veya aklî delille… Tasdikle tedavisi kişinin, Allah’ın, “Allah’ın katında olan daha hayırlı ve devamlıdır”[18] ve “Dünya hayatı aldatıcı şeylerin geçici zevklerinden başka bir şey değildir”[19] âyetlerini ve peygamberlerin bildirdiklerini doğru kabul etmekle olur.
Aklî delile gelince, bu yaptığı kıyaslamanın bozuk olan yönünü bilmektir. Onun “dünya peşin, âhiret veresiyedir” sözü, doğrudur. “Peşin olan veresiyeden hayırlıdır” değerlendirmesi ise yanıldığı noktadır. İşin aslı hiç de öyle değildir. Eğer peşin olan, miktar ve hedeflenen açısından veresiye gibi ise elbette peşin daha iyidir. Fakat peşin olan veresiyeden daha az ise, tabiî ki veresiye daha hayırlıdır.
Bilindiği gibi âhiret ebedîdir. Dünya ise sonlu ve geçicidir. Onların “Dünya için kesinlik, âhiretin varlığı için ise şüphe söz konusudur.” sözleri, temelinden geçersizdir. Bilakis burada inananlar için hiçbir şüphe mevcut değildir.
Âhiretin varlığının kesinliği iki yoldan anlaşılır: Birincisi, kişi nasıl tedavi olmak için işinin ehli olan bir doktoru taklit ediyorsa, aynı şekilde peygamberleri ve âlimleri doğrulayıp dediklerine iman etmesidir. İkincisi ise, peygamberler için vahiy, veliler için de ilham yolu.
Sakın zannetme ki Hz. Peygamber’in (s.a.v.) dünya ve âhiretle ilgili durumlar hakkındaki bilgisi, Cebrail (a.s.)’ı taklitten kaynaklanmaktadır. Çünkü taklit, kesin bir bilgi kaynağı değildir ve de Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle bir şeyden uzaktır. Tam aksine, eşyanın perdesi kendisi için kaldırılmış ve O da, nasıl ki beden gözüyle dış dünyayı görmüşse, eşyanın hakikatini de basiret nuruyla müşahede etmiştir.
Mü’minler eğer yanlış sözler ve inanışlarla Allah’ın emirlerini yani sâlih amelleri ihmal eder ve onları basit arzularla bulandırırlarsa, aynı aldanma noktasında kâfirlerle ortak olurlar. Zaten dünya hayatı, kâfir-mü’min herkes için bir aldanma sebebidir.
Kâfirlerin Allah hakkında aldandıkları yöne gelince, onların kendileriyle ilgili olarak söyledikleri şu sözlerini ele alabiliriz: “Eğer Allah bizi tekrar diriltilecek olursa, zaten biz buna başkalarından daha çok hak sahibiyiz.” Nitekim Allah Teâlâ onların durumundan şöyle bahsediyor:
“(Derler ki:) Bunun hiçbir zaman son bulacağını zannetmiyorum; kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Eğer Rabbimin huzuruna götürülecek olursam kesinlikle bundan daha hayırlı bir sonuçla karşılaşırım.”[20]
Bu aldanmanın sebebi, İblis mel’ûnun mantık yoluyla yaptığı hatalı kıyasa dayanmasıdır. Şöyle ki onlar bazen, Allah’ın dünyada kendilerine verdiği nimetlere bakıp âhiret nimetlerini buna kıyas ediyor; bazen de Allah’ın dünyada kendilerine hemen azap göndermediğine bakıp âhiret azabını buna kıyas ediyorlar. Şu âyette buyurulduğu gibi:
“Allah söylediklerimizden dolayı bize azap etse ya!” [21] diyorlar.
Onlar bazen de mü’minlere bakıp onların fakir olduklarını görünce küçümseyerek diyorlar ki:
“Aramızdan, Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı!”[22]
“Bu iş iyi bir şey olsaydı onlar bizi geçemezlerdi.”[23]
Onların tasavvurlarında düzenledikleri kıyas şöyle: “Allah bize dünya nimetlerini ihsan etmiştir. Her ihsan eden sever; her seven de ihsanda bulunur.” İşin doğrusu böyle değildir. Tam aksine Allah ihsan eder fakat sevmeyebilir.
Hatta belki de ihsan, bu iyiliğe muhatap olanın yavaş yavaş helakine sebep dahi olabilir. İşte bu, Allah hakkındaki gururun zirvesidir. Bununla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Sizden birisi sevdiği için hastasını nasıl ki bazı yiyecek ve içeceklerden uzak tutuyorsa, Allah da mü’min kulunu aynı şekilde dünyaya karşı muhafaza eder.”
Bunun için basiret sahipleri, dünya kendilerine yöneldiğinde üzülür; başlarına fakirlik gelince sevinir ve ‘İyi insanların alâmetlerine merhaba!’ derlerdi. Âyetlerde şöyle buyurulur:
“İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde, ‘Rabbim bana ikram etti’ der.”[24] [25]
“Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz? Hayır, onlar farkında değiller.”[26]
“Âyetlerimizi yalanlayanları, Biz, bilmeyecekleri yönden derece derece helâka yaklaştıracağız. Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Benim tuzağım pek çetindir.”[27]
“Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (vermiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler sebebiyle şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire bütün ümitlerini kaybettiler.”[28]
Aldanarak böyle bir inanca saplanan kişi, Allah’a inanmamış demektir. Bu aldanmanın kaynağı, Allah ve sıfatları hakkındaki bilgisizliktir. Çünkü Allah’ı tanıyan, O’nun imtihanından kendisini güvende hissedemez. Gerçekten onlar, Allah kendilerine nice mal-mülk verdiği halde, Firavun, Hâmân ve Nemrud’un başlarına nelerin geldiğine de hiç bakmıyorlar! Halbuki Allah Teâlâ şu ayetlerde azabından sakındırmaktadır:
“Allah’ın azabına uğramayacaklarından emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olamaz.”[29]
“Onlar tuzak kurdular ve Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.’[30]
“Sen kâfirlere mühlet ver; onları biraz kendi hallerine bırak!”[31]
Allah kime bir nimet verirse o, bunun bir felaket olmasından korksun![32]
Müminlerin çoğu da, marifet ilmini ve ihsan terbiyesini hedefe alıp gereğini yapmayınca, zahiri ilimle, işin şekliyle, görüntüyle, taklide dayalı ibadetle, maddi olarak yaptığı hayır hasenatla, dilde kalan zikirle, insanların övgüsüyle, maddi rahatlıkla, nefsani eğlencelerle, felsefe, şiir, edebiyat, itibar, makam kavgası, boş davalar ve sanatla aldandılar.[33]
İnananlardan günah işleyenlerin aldanmaları şu sözlerinde kendini gösterir:
“Allah, bağışlayıcı ve merhametlidir; biz O’nun affını ümit ediyoruz.”
Böyle söyleyip buna güvenir ve amelleri ihmal ederler. Gerçi dinde bu anlayış “ümit” açısından övülen bir düşüncedir. Allah’ın rahmeti elbette geniş, nimeti çok kapsayıcı ve keremi umumidir. Biz O’nun bir olduğunu kabul ederek O’na iman ediyor ve bu iman ve O’nun kerem ve ihsanı vesilesiyle ümidimizi kesmiyoruz.
Onların aldanmalarının kaynağı bazen de anne ve babalarının iyiliklerine tutunmak olur ki, bu zaten aldanmanın son derecesidir. Halbuki onların babaları sâlih ve takva sahibi olmalarının yanında günah işlemekten çekiniyorlardı. İşte onların şu şekildeki kıyaslarını şeytan onlara güzel göstermiştir:
“Bir insanı seven onun evlatlarını da sever. Allah sizin babalarınızı sevmiştir. Öyleyse sizi de seviyor.”
Bu sebeple de itaate gerek duymaz, buna güvenerek Allah hakkında kendilerini aldatırlar. Hiç bilmezler ki, Hz. Nuh (a.s.), oğlunu gemiye bindirmek istedi fakat bundan menedildi ve Allah onu Nuh kavminin cezalandırılması esnasında en feci biçimde suda boğdu. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.), annesinin kabrini ziyaret edip, bağışlanması için dua etmek konusunda izin istedi; kendisine ziyaret izni verildi fakat istiğfar için izin verilmedi.[34] Şu âyetleri de unutuyorlar:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”[35]
“İnsana ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır.”[36]
Kim babasının takvasıyla kurtulacağını zannediyorsa, o kişi babasının yeme ve içmesiyle kendi açlık ve susuzluğunun gideceğini düşünen birisiyle aynı mantığa sahiptir. Takva herkeste olması gereken bir özelliktir ve bunda baba evladının hiçbir sorumluluğunu gideremez. Kaldı ki âhirette takvanın karşılığı verilirken kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır, şefaat durumu hariç. Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisini de unutuyorlar:
“Akıllı kişi kendisini yüksek görmeyip ölümden sonrası için çalışandır; ahmak ise, kendini boş duyguların peşine takan ve Allah hakkında kuruntular besleyendir.”[37]
Şu âyetleri de unutuyorlar:
“İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayıcı ve merhametlidir”[38]
“Hiç bir kimse, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez.”[39]
Bu durumda, hiçbir amelde bulunmadan ümit beslemek doğru olur mu? Eğer ümitten önce bir çalışma söz konusu değilse hiç şüphesiz bu aldanmadır. Ümit ancak, korku ve ümitsizliği gidermek içindir. Şüphesiz bu faydasından dolayı Kur’ân bunu dile getirmiş ve daha fazla olmasını teşvik etmiştir.
Onlara gurur, yaptıkları bir takım iyilik ve günahlar yönünden yaklaşır. Ancak günahları daha çoktur. Bununla beraber bağışlanacaklarını umar ve kötülükleri daha fazla olmasına rağmen iyiliklerinin ağır basacağını zannederler. Bu ise cehaletin doruk noktasıdır.
Bakarsınız onlardan biri, helal veya haram yoldan kazanılmış bir kaç dirhem sadaka verir. Fakat diğer tarafta insanların mallarından ve şüpheli yollardan elde ettiği kat kat fazladır. Bu insan tıpkı, terazinin bir kefesine on kilo koyup diğer kefesine de bin kilo koyduğu halde, on kilonun ağır basmasını isteyen kişiye benzer. Bu ise bilgisizliğin son noktasıdır.
Bazıları da iyiliklerinin günahlarından çok olduğunu zanneder. Çünkü o, ne nefsini hesaba çeker, ne de günahlarını araştırır. Bir iyilik yaptığında onu aklında tutar ve ona güvenir. Bunun durumu şuna benzer: Bir insan diliyle Allah’tan bağışlanma diler, gece gündüz Allah’ı yüz veya bin defa tesbih eder. Diğer taraftan gün boyu müslümanların gıybetini yapar ve Allah’ın razı olmayacağı şekilde konuşur. Bir de tesbihin faziletiyle ilgili âyet ve hadisleri araştırır. Onlara öncelik verir. Fakat yalancıların, söz taşıyanların ve de münafıkların çarptırılacağı ceza hakkındaki âyet ve hadisler hiç aklına gelmez. İşte bu da tam bir aldanmadır. Halbuki onun dilini günahlardan koruması, tesbih çekmesinden daha doğru bir davranıştır.[40]
Bir kamil mürşit terbiyesi almadan, insanın inkişaf etmesi ve marifete ermesi zordur velev ki o kimse alim ve abid olsun.…(bk. Gazalî, Aldananlar, Semerkand; İhya (Dünya İle Aldananlar bölümü), Gönülden Gönüle Hikmet ve Şiirler)[41]
Nefis ve şeytanın tuzaklarından sıyrılıp kâmil olmak, hedeflenen menzile varmak elbette zordur. Ancak Hak Teâlâ, bu zorluğu aşmanın yolunu da öğretiyor: “Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.”[42] Bu ilâhî bir emirdir. Öyleyse bu emre uyarak Allah’tan korkan, günahlardan sakınan samimi, sadakatli ve her bakımdan dürüst, güvenilir kimselerle beraber olmak icabeder.
Allah’ın bu emri, Allah’ın sadık kullarıyla beraber olmayı ve onların etki dairesi içinde bulunmayı ifade etmektedir. Dünyada doğrularla beraber olmak, cennette de beraber olmayı gerektirir.[43]
Görüldüğü gibi sadık olabilmek için sadıklarla beraber olmak gerekiyor. O halde insana düşen bir sadık aramak, onunla beraber olmaktır.
Hz. Peygamber’in de (s.a.v) vefatı esnasında söylediği son sözü; “Allahım, en yüce dostu istiyorum” olmuştur.
Buharîde Âişe validemizden şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resûlullahı (s.a.v) şöyle buyururken dinledim:
“Hastalanan her bir peygamber, mutlaka dünyada kalmak ile âhirete göç etmekten birisini seçmek hususunda serbest bırakılmıştır.” Hz. Peygamber de hastalanıp rahatsızlandığı sırada, sesi alabildiğine kısılmıştı. O’nun şöyle dediğini duydum:
“Allahım, kendilerine nimet vermiş olduğun peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraber olmayı istiyorum.” Böylece O’nun da istediğini seçmekte serbest bırakıldığını anladım.[44]
Güzel ahlâk sahibi olmak ve mutmain olmuş bir kalbe sahip kâmil bir mümin olarak Allah’a vasıl olmak için en sağlam ve kolay yol, sâlih ve sadıklarla birlikte olmak, sohbet meclislerinde bulunmak ve kendisine iyi örnek olacak bir mürşidin eğitiminden, terbiyesinden geçmektir. [45]
Demek ki Allah’tan korkmanın en güzel yolu Allahu Teala’nın sadık ve salih dostları ile beraber olmaktır. [46] Zahirdeki bu sevgi ve beraberlik sonuçta insanı:
“Kişi sevdiği ile beraberdir.”[47] hadisinin müjdesine ulaştırır.
Dünyada Allah dostlarını seven, hayatının sonuna kadar peşlerinden giden kimse -inşaallah- ahirette de onlarla beraber olur. Efendimiz’in (s.a.v) şu müjdesini duyup da sevinmemek elde değil:
“Bir kimse sevdiği bir topluluğun amelini yapmamış olsa bile kıyamet günü onlarla birlikte mahşer yerine getirilir ve beraberce hesaba çekilir.”[48]
Velilerden Ebu Bekir Tilmisani (k.s) demiştir ki:
“Allah’la sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah’la sohbet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah’la beraber olmaya ulaştırsın.“[49] [50]
İnsanın Rabb’ini tanıması lazımdır. Bunun için de bizim, Allah’ı tanıyan birini tanımamız gerekiyor. Bunu sadece bilmek, kitaptan okumuş olmak yetmiyor. Doktorluk için gerekli bilgilere kitaplardan ulaşmak isteyen bir kimse, tıp fakültesine gitmeden tıp kitaplarını alıp bunlardan doktorluk bilgilerini öğrenebilir. Ama hastayı mauyene edebilmek için teşhis koymak gerekiyor. Bunu nasıl yapacak? Alerjinin tarıfini kitaptan okumuş olabilir. Uyuz hastalığı da ona benzer bir hastalıktır. Birbirinden nasıl ayırt edecek? Fakat işin uzmanı hoca bir defa insana göstermiş olsa, insan bunu daha iyi anlayabilir. Kitaptan on defa da okusak anlamayız.
Dinî konular da buna benzer. Dini tam manasıyla yaşayan kimseden öğrenenler, içlerinde hiçbir tereddüt kalmadan tatbik ederler. Mesela namaz kılmanın şekli aynıdır. Alimlerimiz, Peygamberimiz’in öğrettiği şekilde kitaplarda tarif etmişlerdir. Namazın içindeki huşûu ise onu güzelce uygulayan kişiden öğrenebiliriz. Yoksa namazda nasıl duracağımız, rükû, secde, tekbir, kıyam, kıraat ile ilgili meseleler hemen hemen aynıdır. Sadece mezheplere göre biraz farklı şekilleri olur. Ancak huşû konusu, kalbî bir meseledir.
Allah Teâlâ’yı ruhumuzla daha iyi anlayabiliriz. Çünkü O’nun belli bir şekli yoktur.
Onun için Allah Teâlâ’yı tanıyan ve bilen bir insanın, kâmil bir mürşidin yanına gittiğimizde, O’nun sevgisi ve muhabbeti bizim içimize girmiş oluyor. İnsan, bunu kitaplardan elde edemiyor.
Nefsin arzusu, Allah Teâlâ’nın emirleriyle çatışmadığı müddetçe normaldir, zararı yoktur. Nefsin binlerce arzusu, isteği vardır; bunları yok etmek lazımdır. Kalple Allah Teâla’nın birliğini, Peygamberimiz’in peygamberliğini ve diğer iman esaslarını kabul eden Müslüman’dır. Ama her müslüman’ın bir de nefsi vardır. Müslüman da hevâ ve hevesleri uğruna günaha girebilir. Hoşuna gidenleri yapmak isteyebilir. O zaman ne yapacak? Hem müslüman hem de yalan söylüyor, hırsızlık yapıyor, haram işliyor, emanete hıyanet ediyor, verdiği sözde durmuyor… Daha pek çok şeyi de sayabiliriz. Müslüman bu hastalıklardan kurtulmadıkça olgun bir mümin olmaz. Adı ne olursa olsun! Yukarıda da dediğimiz gibi ad önemli değil, insanın taşıdığı sıfat mühimdir.
Müslümanlık sıfatı, kâmil olmakla gerçekleşir. Manen ilerlemekle olur. Kur’an ve Sünnet’in istediği insan, kâmil mümindir. Biz onun için Allah’ı tanıyan ve bilen birini arıyoruz. Resûlullah’ı sadece şeklen değil, onun sevgisini ve muhabbetini bize aktaracak insanı görmek istiyoruz. Bunun için de mürşid-i kâmilin yanına gidiyoruz. İşte bunun için bir mürşid-i kâmile varmak gerek…[51]
[1] Sohbet konu başlığı
[2] Buhârî, Kader, 4; Tirmizî, Kader, 4; Begavf, Şerhu’s-Sünne, 1/149.
[3] Kalbin Hasatalıkları, Siraceddin Önlüer, 3/53.
[4] Kalp Alemi, Siraceddin önlüer, 1/13.
[5] Sohbetler, Gavs-i Bivanisi S.Abdulhakim (k.s.a.), 48 .Sohbet
[6] Sohbet konu başlığı
[7] Zâriyât/56
[8] Beyyine/5
[9] Zümer/3
[10] Mârifetullah Ve İhlâs, Nurullah Toprak, Semerkand Dergisi, Şubat/1999
[11] Fatiha 1/6.
[12] Nisa 4/69.
[13] Fatiha, 1/6-7.
[14] Kurtûbî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’ân, 3/234.
[15] Kalp Alemi, Siraceddin önlüer, 1/20.
[16] Sohbet konu başlığı
[17] Sâd 38/76.
[18] Kasas 28/60.
[19] Âl-i imrân 3/185; Hadîd 57/20.
[20] Kehf 18/35-36.
[21] Mücâdele 58/8.
[22] En’âm 6/53.
[23] Ahkaf 46/11.
[24] hekimhan
[25] Fecr89/15.
[26] Mü’minûn 23/55-56.
[27] Â’râf 7/182-183; Kalem 68/44-45.
[28] En’âm 6/44.
[29] Â’râf 7/99.
[30] Âl-i imrân 3/54.
[31] Târik 86/17.
[32] Aldananlar, İmam-ı Gazali rh.a.
[33] Sohbet konu başlığı
[34] Ebû Hureyle (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
“Annem hakkında istiğfarda bulunmak için Rabb’im-den izin istedim, bana izin vermedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, bana izin verdi.” Müslim, Cenâiz, 105,107; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesai, Cenaiz, 101; İbnu Mâce, Cenâiz, 48; Ahmed, Müsned, 2/44.
“Annem hakkında istiğfarda bulunmak için Rabb’im-den izin istedim, bana izin vermedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, bana izin verdi.” Müslim, Cenâiz, 105,107; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesai, Cenaiz, 101; İbnu Mâce, Cenâiz, 48; Ahmed, Müsned, 2/44.
[35] Fâtır 35/18.
[36] Necm 53/39.
[37] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 15; İbn Mâce, Zühd, 31; Ah-med, Müsned, 4/124; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 3/369; Şu’abu’l-îmân, 4/350; Hâkim, Müstedrek, 1/125; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 7/281.
[38] Bakara 2/218.
[39] Secde 32/17.
[40] Aldananlar, İmam-ı Gazali rh.a.
[41] Sohbet konu başlığı
[42] Tevbe 9/119.
[43] Taberî, Camiu’l-Beyani 12/67
[44] Kurtûbî, el-Cami li Ahkami’l-Ku’an, Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/590.
[45] Kalp Alemi, Siraceddin önlüer, 1/22.
[46] Alusî, Ruhu’l-Meânî, Cilt:VI, Cüz: XI, 56
[47] Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 50; Ebu Davud, Edeb,.113
[48] Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, IX, 21; Hatib, Tarih, V, 196
[49] Sühreverdi, Gerçek Tasavvuf, 554
[50] Arifler Yolunu Edepleri, S.M.Saki Erol
[51] Yar ile Şimdi, Dr.Ahmet ÇağılKalpehli.com adresinden alıntıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder